Pan-İranistler “Yokluk” Ekiyor
Sessizlik ve suskunluk, “hiçlik”, “yokluk” ya da “olmama” anlamına gelir; sanki hiçbir zaman var olmamış gibi.
Bugünlerde İran’da internet ve telefonlar kesilmişken, ne kadar çabalasak da oradan haber alamıyoruz. Bu durumla yüz yüze kaldığımız şey tam olarak “yokluk” ve “hiçliktir.”
Sanki “vatan” ve “millet” diye bir şey varmış. Oysa var olan, benim ve bizim zihnimizde kurduğumuz bir tasavvurdan ibaretti. Hiçbir zaman gerçek anlamda var olmamış gibi. Yani vatan ve millet, yalnızca benim aklımda, kalbimde, Türkçe dilimde ve duygu yüklü sözlerimde mevcuttu. Zihnin, kalbin, dilin ve sözün dışında; duyguların ve bilincin ötesinde gerçek bir dünya, gerçek bir millet ve gerçek bir yurt yokmuş gibi.
İşte bu iletişimsizlik ve bu duyamama hâli, bize şunu gösteriyor:
Sessizlik, suskunluk ve sesin kesilmesi; yokluk, hiçlik ve olmama demektir.
Bugünkü koşullar açıkça kanıtlamıştır ki; iktidar sahipleri tarafından dayatılan bu zoraki ve mühendislik ürünü yokluk, bireysel, toplumsal, ulusal ve hatta coğrafi düzeyde olabilir.
Buna karşılık; bireysel, toplumsal ve ulusal düzeyde ses çıkarmak, bağırmak, haykırmak, isyan etmek ve itiraz etmek;
yaşamak, var olmak, mevcudiyet, hayatın akışı demektir.
Oysa bir bireyin, bir toplumun ya da bir milletin suskunluğu; o bireyin, o toplumun ve o milletin ölümü, yokluğu ve hiçliğidir.
Ben (Ensafali Hedayat), düşünsel ve teorik olarak bu sonuca yıllar önce varmıştım. Bunu anlamış, üzerine yazmış ve “Günaz TV”de programlar yapmıştım. Fakat bu durumu yaşamsal ve deneyimsel olarak henüz tatmamıştım.
Bugün ise, pan-İranist paralı güçlerin, düşman tarafından uydurulmuş ve yapay bir ülke olan “İran” topraklarında, milletler hapishanesinde insanları sokaklarda katlettiği günlerdeyiz.
Sokaklarda boğazlanan insanların ne görüntüsü ne de sesi dışarıya ulaşıyor. Sesleri duyulmuyor. Onların feryatlarına layık bir karşılık veremiyoruz.
“Biz yaşamak istiyoruz”,
“Biz hayatı seviyoruz”,
“Biz ölmek istemiyoruz”,
“Özgürlüğe ihtiyacımız var”,
“İnsanca yaşayacak işe ve gelire ihtiyacımız var”
diye haykıran sesler, işgal altındaki vatandan dışarıya ulaşmıyor.
Sadece onların sesi bize ulaşmıyor; aynı zamanda bizim sesimizin de onlara ulaşmasına izin verilmiyor. Bu dünyanın o dünyayla olan tüm iletişim kanalları bilinçli ve mühendislik ürünü bir biçimde kapatılmıştır. Böylece dışarıdakilerin sesi o karanlığa ve suskunluğa ulaşamasın diye.
Bu öyle bir mühendisliktir ki; bu sayede istedikleri kadar insan öldürebilirler. Katliam yapabilirler. Kimse bu planlı felaketin derinliğini ve boyutunu fark etmez, fark edemez.
Sanki orası hiç yokmuş gibi.
Sanki orada katliam yaşanmıyormuş gibi.
Sanki insan öldürme makinesinin hizmetindeki mühendisler, orayı milletlerin toplu mezarlığına dönüştürmemiş gibi.
Ne onların sesi bize geliyor ne de bizim sesimiz oraya gidiyor.
İşte bu, yokluk, hiçlik ve ölümün ta kendisidir.
Çünkü yoklukla ve hiçlikle insani ve duygusal bir bağ kurulamaz.
İnsan yaşamadan, deneyimlemeden yokluğu hissedemez. Hem varlığı hem yokluğu deneyimlemeden, hiçlik derinlemesine anlaşılamaz. Yoklukla empati kurulamaz. Yokluğa düşenlere yardım edilemez. Yokluğa mahkûm edilenlerin sesi başkalarına ulaştırılamaz.
Bugünlerde, bu düşünsel teoriyi bizzat yaşayarak deneyimliyoruz.
Rejim; interneti, telefonları ve hatta elektriği kestiğinde, sanki herkes vatanla birlikte ölmüş gibidir.
Sanki vatanla birlikte toplu halde katledilmişlerdir.
Sanki herkes, vatanla birlikte düşmanın esiri olmuştur.
Sanki işgalci, vatanın tüm varlığını, iradesini, aklını ve hafızasını işgal etmiştir.
Sanki bir veba ya da taun; dostları, akrabaları, milleti ve hatta vatanı, ölümün karanlık kara deliğine sürüklemiş ve “yokluk ülkesine” göndermiştir.
Yazarsın, ararsın, bağırırsın; ama yaşamın ötesinde, katliamın ötesinde, korkunun, kanın, gözyaşının ve isyanın ötesinde kimse sesini duymaz.
Orada, milyonlarca yıldır yokluğun hüküm sürdüğü bir yerdeymiş gibi; hiçbir şey ve hiç kimse yoktur.
Yoklukla duygusal bir ilişki kurmaya çalışırsın ama mümkün değildir.
Sesin duyulmaz, onların da sesi yoktur.
Çünkü sessizliğe mahkûm edilenlerin sesi olmaz.
Sonunda şu sonuca varırız:
Bir vatanın, bir milletin, bir toplumun ve bireylerin gerçek varlığı, ancak sesleri duyulduğu sürece mümkündür.
Eğer bir milletin, bir toplumun, bir grubun sesi olması gerekirken başkalarına ulaşmıyorsa; başkaları onların varlığından haberdar değilse, o millet ve o toplum gerçekte yoktur.
Bu gerçek, özellikle vatan işgal altındayken, toplum siyasallaşmış ve savaş koşullarına sürüklenmişken açıkça hissedilir. İşgal altındaki bir vatanın ve baskı altındaki insanların sesi mutlaka duyulmalıdır.
Silah zoruyla, toplu katliamlarla, mahkemelerle, hapishanelerle, idamlarla, işkencelerle, tecavüzlerle, mal müsadereleriyle, işyerlerini kapatarak ve sözde “yasal” cezalarla; toplumlar ve milletler sessizliğe, karanlığa, sessiz mezarlıklara ve sonunda teslimiyete zorlanmaktadır.
İktidarın azınlık çıkarlarını çoğunluğa dayattığı her yerde, çoğunluğun sesi kesilir:
Ya teslim olacaklardır ya da katledileceklerdir.
Ensafali Hedayat
16 Ocak 2026
No comments:
Post a Comment